Bu kupa eski bozkırların sessizliğini, taşlara kazınmış duaları ve Tengri’ye edilen çağrıları taşıyan el yapımı bir ritüel kupasıdır.
Sen onu el yapımı seramik fincan olarak görürsün ancak o
geçmişle kurulan kişisel bir bağdır.
𐱅𐰭𐰼𐰃:𐰋𐰃𐰔𐰀:𐰖𐰺𐰑𐰢:𐱅:𐰋𐰃𐰔𐰃:𐰏𐰇𐰔𐱅𐰠𐰀
Kupa gövdesinde Orhun harfleriyle eski bir Türk av duasını işledim:
“TENGRİ BİZE YARDIM ET, BİZİ GÖZETLE.”
Bu dua, tarih öncesi insanın göğe yöneltilmiş en eski çağrılarından biridir .
Petroglif temasında, av sahnesinin içinde tanrının gözü ve eli yer alır — tıpkı kaya resimlerinde, Dede Korkut anlatılarında ve kadim mitolojik dilde karşımıza çıkan semboller gibi.
Bu yönüyle bu parça, yalnızca bir fincan değil;
geçmişin bugün yeniden hayat bulmuş halidir.
Bu tarih öncesi kupa, Asya bozkırlarında, İskit ve Ön Türk topluluklarının avcı-toplayıcı yaşam biçimlerinden ilhamla tasarlanmıştır.
Kupanın formu, erken Şaman kültürlerinde kutsal kabul edilen “döngü” ve “yaşam çemberi” anlayışını taşır — toprağın, ateşin ve suyun birlikte biçim verdiği kadim bir bütünlüğü temsil eder.
“TENGRİ BİZE YARDIM ET, BİZİ GÖZETLE.”
Anonim bir dua yakarış olarak görülmetedir. Çeşitli mitolojik kaynaklarda, kaya resimlerinde ve bazı Dede Korkut destanlarında ki yorumlardan bir derleme olarak ele alınmıştır.
Gövdesinde, erken bozkır petrogliflerinden uyarlanmış bir av sahnesi gravürü yer alır. Bu sahnede görülen hayvan figürleri yalnızca avın değil, aynı zamanda ruhsal dönüşümün simgesidir. Av, eski bozkır halkları için bir geçim aracı olduğu kadar, insan ile doğa arasında yapılan kutsal bir antlaşmaydı.
Petroglif desenleri arasında “Göz” ve “El” sembolleri bulunur — bunlar, Şamanik inanışta doğanın gözcülüğünü ve insanın eyleminin sorumluluğunu temsil eder. Her figür, bir tür dua, bir hatırlatmadır: “Doğa bize değil, biz doğaya emanetiz.”
İç yüzeydeki siyah sır, avın geceyle olan ilişkisinden; dış yüzeydeki mavi tonlar ise ruhun gökle kurduğu bağdan esinlenmiştir. Bu kontrast, yaşam ve ölüm, yer ve gök, insan ve doğa arasındaki kadim dengeyi simgeler.
Her bir kupa, hem bir içecek kabı hem de bir totemik nesne olarak tasarlanmıştır. Gündelik kullanımda dahi, içene eski bozkırın sessizliğini, taşlara oyulmuş duaların yankısını hatırlatır.
Bu kupa benim için yalnızca bir içecek kabı değil.
Her dokunuşta geçmişi hatırlatan, her kullanımda insanı kendine döndüren bir totemdir.
Sabah kahvesinde, gece sessizliğinde ya da doğada geçirilen anlarda;
bir alışkanlıktan çok ritüele dönüşen bir deneyim sunar.
Zamanla sıradan bir fincan olmaktan çıkar,
kişisel bir nesneye dönüşür.
• %100 el yapımı seramik fincan
• KökTörük, Orhun Yazıtları ve petroglif esintili motifler
• Şamanik ve ritüel kullanım hissi
• Yaklaşık 500 ml (50 cl) hacim
• 1100 °C’de çift pişirim – dayanıklı, sır korumalı yüzey
• Sıcak ve soğuk içecekler için uygun
• El yapımı ip sargılı kulp – doğal dokulu ve kaymaz yapı
• Her biri tek ve benzersiz üretim (küçük farklılıklar içerir)
Bozkır insanı için av, yalnızca bir ihtiyaç değil;
gökle kurulan bir dengedir.
Orhun Yazıtları ve erken dönem Türk anlatılarında, insanın doğayla mücadele eden değil, onunla uyum içinde var olan bir parça olduğu görülür.
Av öncesi edilen dualar, yalnızca başarı dileği değil;
doğadan alınanın geri verilmesi gerektiğini hatırlatan bir bilinçtir.
Kupanın üzerindeki sahnede yer alan göz ve el sembolleri,
göğün her şeyi gören ve yön veren kudretini temsil eder.
Avcı yalnız değildir;
gök onu izler, yön verir ve sınar.
Bu fincan, o kadim anın hatırlatıcısıdır:
Bu parça;
• Arkeoloji ve tarih meraklıları
• Kadim sembollere ilgi duyanlar
• Ritüel yönü olan anlamlı hediyeler arayanlar
• El işçiliğine ve kültürel bağlara değer verenler
• Yazarlar, düşünürler ve üretim anına anlam katmak isteyenler
için üretildi.
Ruhsal bağ kuranlar için ise bu, bir fincandan çok daha fazlasıdır.
İsterseniz fincanınızı size özel hale getirebilirim:
isim, tarih, harf, sembol veya küçük logo eklenebilir.
• Üretim süresi: Ortalama 2 hafta
• Stokta varsa: Hızlı gönderim
• Özel talepler için mesaj atmanız yeterlidir
Bu kupa özellikle:
• Sabah yalnız içilen kahvelerde
• Gece sessizliğinde düşünürken
• Yazı yazarken ya da üretirken
• Doğada, ateş başında geçirilen anlarda
bir alışkanlıktan çok ritüele dönüşen bir deneyim sunar.
Kullananlar için zamanla sıradan bir fincan olmaktan çıkar; kişisel bir nesneye dönüşür.
Târihte KökTörükler [yükseliş dönemi 551-572, zayıflama dönemi 572-680, tekrâr yükseliş dönemi 680-734, yıkılış dönemi 734-745] olarak bildiğimiz atalarımız beŋgütaşlarda kendilerine hep Törük ( 𐱅𐰇𐰼𐰜 = 𐱅𐰇𐰼𐰚 ) dėmişlerdir. 840 yılından öŋce yazılmış ya da dikilmiş beŋgütaşlarıŋ içinde "KökTörük" sözcüğü sâdece bir kez geçer. O da Köl Tėgin beŋgütaşı doğu yüzü, 3üncü satırdadır. Bilge Kagan, 47 yaşında (27 Şubat 731'de) kayb ėttiği kardeşi Köl Tėgin (ağabeyi Bilge Kagan'dan bir yaş küçüktür) aŋısına diktirdiği beŋgütaşıŋ doğu yüzüne, ataları Buman Kagan ve İstemi Kagan'ıŋ devleti nasıl kurup Törükleri düzene soktuğunu aŋlatmayla başlar. Dört bir yanla savaşarak doğuda Kadırkan ormanından, batıda Temir Kapı'ya kadar sahipsiz ve teşkilâtsız olan Kök Törükleri tanzim ėttiğini aŋlatırken "Ekin ara idi oksız Kök Törük ança olurur ermiş" (İkisiniŋ arasında sahipsiz ve teşkilâtsız Kök Törük'ler öylece otururlarmış) cümlesini kullanmıştır. Burada kendi milleti için "Kök Törük" kullandıktan soŋra devâmında "Törük" kullanmaya devam ėtmiştir.
Bilge Kagan, Köl Tėgin beŋgütaşınıŋ içeriğini Köl Tėgin'iŋ vefâtından soŋra yazmış ve yėğeni Yollıg Tėgin'e taşa kazdırarak Köl Tėgin beŋgütaşını 1 Ağustos 732'de diktirmiştir. Soŋra Bilge Kagan kendi beŋgütaşınıŋ içeriğini yazmış; kendisiniŋ 51 yaşındayken (25 Kasım 734'te) zehirlenmesinden soŋra Yollıg Tėgin, yazısını yine taşa kazımış, Bilge Kagan beŋgütaşı haline getirmiş ve 22 Haziran 735'de dikmiştir. Tuñukuk beŋgütaşı ise, bu beŋgütaşlardan yaklaşık 370 km doğudadır. Bilge Kagan'ıŋ kayınpederi olan Tuñukuk, 60 yaşlarında (Bilge Kagan'ıŋ saltanâtınıŋ başlangıcına denk gelir) kendi beŋgütaşınıŋ dikileceği Yukarı Tula vadisinde inzivâya çekilerek hâtıralarını yazmıştır. 725 yılında vefâtından öŋce bu hâtıralar daha soŋra taşa kazınarak beŋgütaşa dönüştürülmüştür.
Prof. Dr. Tuğrul Çavdar